Anadolu'nun Mana Ruhu

2011-05-18
Dünyaya Yeni Söz Gazetesi
Mahmud Erol Kılıç sahası içerisinde yer alan tasavvuf konusunda sohbetleri, söyleşileri ve yazıları ile son derece yetkin değerlendirmeler yapan bir akademisyen.

Tasavvufu sadece tarihî çerçevede ele almayıp günümüzün sosyal ve siyasî hadiseleri içerisinde aktüel olarak ele alan, değerlendiren bir isim. Bu bakımdan tasavvufun canlı yanlarını, hayattaki karşılığını, Türkiye'nin ve İslâm dünyasının durumu ile Batı'nın bu meseleye olan ilgisini onun yazılarında daha yakından takip edebiliyoruz. Tasavvuf, felsefe ve siyaset çerçevesindeki farklı zamanlarda ve yayın organlarında çıkan söyleşileri bir kitapta toplanarak okurun ilgisine sunuldu. Anadolu'nun Ruhu adını taşıyan kitap, aslında Anadolu'nun ruhunun tasavvufla kurulduğunu, varolduğunu, yaşadığını ve yine bugün bu ruhla canlı ve diri olduğunu vurguluyor. Mahmud Erol Kılıç'ın bu sahada müracaat edilen bir isim olarak öne çıkması, yorumlarındaki geniş ve derin düşünceyi de işaret ediyor.

Bu bakımdan tarik ve tarikat kelimesine bakışı örnek olarak verilebilir: "Manevî eğitimin verilmesi konusunun artık Türkiye'de-elbette ki, ilmî açıdan tartışılması gerekmektedir. Tarikat kelimesi ki,- ülkemizde tabu kel i melerdendi raslında sanılandan daha geniş anlamlıdır. Tarîk yol demektir. Bu geniş anlamıyla aslında masonluk da dahil birçok felsefî okul, fonksiyonel olarak bakıldığında birer tarikattır.
Fakat bu ismi kullanmazlar." Tasavvufu bir yöntem olarak tarif eden Kılıç'ın, bütün yöntemlerin de böyle değerlendirilmesi gerektiğini beyan etmesi sınırları daha da genişletiyor.

DERİNLİK OLMADAN

İlk söyleşi ezoterizm kavramı etrafında şekilleniyor. Diğer söyleşilerde de bu kavramın ön plana çıktığını görüyoruz. Kılıç bu kavramın bizdeki "zahir" ve "bâtın" ile ilgili olduğunu belirtiyor. Zahir ve bâtın çerçevesinin daha geniş açıdan siyasî tarihe uygulanabileceğini belirtiyor, Kılıç."Ezoterik açıdan Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet tarihi maalesef yom m I an mam ıştır" diyen Kılıç, sadece maddî açıdan bakılan sebeplerin sun'i ve yetersiz olduğunu, manevî açıdan, imtihan ve insan açısından da meselenin el alınması gerektiğini ifade ediyor. "Derin devlet dünya tarihinden beri vardır" diyen Kılıç, bu derinliği bâtın, içteki dünya ve derinlik olarak el alıyor.

ANAYOLDAN SAPILMAZ

Sapma, anayoldan çıkma, ara ve arka sokaklara girme her zaman bir mesele olarak ve soru işareti olarak düşünülmüş, değerlendirilmiştir. Aslını, esasını ve temel unsurlarını muhafaza eden yapılar daima ayakta kalmayı başarmıştır. Erol Kılıç, tasavvuf için de aynı ilkelerin geçerli olduğunu vurguluyor: "Hangi yol ana caddeden saparsa o yolun devamlılığı yoktur. Bir iki kuşak sonra tarihin karanlığına gömülürler. Çünkü bu şehadet âleminde, bu fizikî âlemde doktrini koruma görevi dış forma verilmiştir. Anadolu ve Rumeli'deki bazı tasavvufî topluluklarda yaptığım araştırmalarda bu tespitin doğruluğunu bizzat gözlemledim. Dede; kâmil, âlim, muttaki ve sahib-i amel bir şeyh efendi.
Oğlu; ilim yok, amel yok, ama hiç olmazsa bir nebze tasavvuf terbiyesi almış ve etrafına bazı tasavvufî konuları anlatabilen bir şeyh. Torun; ilim de amel de olmadığı gibi ne tasavvuftan haberi var ne tarikattan, ne erkân var ne irfan..." Burada çizilen silsile tablosunun acı durumu ortada. Anayoldan sapmadan, esası gözterek bugüne gelen tasavvuf yapılarının başarısındaki sır da diğer yandan ortaya çıkıyor.
Kimse herhalde böyle azalan ve sonra yok olan bir tasavvuf halkasının kulpuna yapışmak istemez. Dış form aslında sosyal, siyasî ve iktisadî hayatta da son derece önem verilen bir mesele. Dış forma yapılan saldırıların en ağır cezalarla kınanmış olması, herhalde yaşama, yaşatma ilkesiyle açıklanabilir. Dıştaki ve içteki uyum, denge ve sıhhat tasavvufu da, hayatı da, dünyayı da, devleti de yaşanabilir, adil ve mutlu kılıyor.

SU YATAĞINA AKAR

Gelenek kavramı etrafında diri bir hayat çerçevesi çizen kitapta İslâmiyet'in Anadolu'da sadece şekil olarak yaşadığının değil, mânâ, ruh olarak da diri olduğunun vurgulandığını görüyoruz. Velayet, velilik bu topraklarda Yunus Emrelerle, Hacı Bektaşi Velilerle, Emi Sultanlarla, Ahmet Yesevilerle, İbni Arabilerler ve nihayet Mevlanalarla filizlenmiş, büyümüş, yaşamış, kök salmıştır. Kılıç, bütün bu velilerin hep yatağına akan ırmaklar gibi bu topraklara akmasının irfanî bir değerinin ve mânâsının bulunduğunu vurguluyor. Hayatın tasavvufla estetize edilmesiyle, dinî hayat bir meşakket olarak algılanmadan, bilakis zevk ve neş'e içinde yaşanılmaktadır. Tasavvuf, insana bu olgunluğu ve neş'eyi tattırır.

RESMÎ DİN, SOĞUKTUR

Kılıç'ın resmî din algısı ve yaşantısına da eleştirileri var; "Diyanet'inki pozitivist İslâm yorumudur. İlahiyat fakültelerindeki pozitivizm, fen fakültelerinde yoktur. Bu da insanların manevî ihtiyaçlarını gidermekten uzaktır. Camilerimiz adeta soğuk, resmî devlet daireleri gibi olmaktadır."

Bu haber 18 Mayıs 2011 tarihinde Dünyaya Yeni Söz Gazetesi'nde yayınlanmıştır.



Bu haberle ilgili kitaplar Bu haberle ilgili yazarlar