Hakkında
1873'te Pencap eyaletine bağlı Siyalkut şehrinde dünyaya geldi. Lahor Üniversitesi'nde felsefe tahsilini tamamlayıp bir müddet hocalık ettikten sonra tetkikatını derinleştirmek üzere Avrupa'ya gitti. Münih Üniversitesi'nde İran'da Metafizik adlı doktora tezini hazırladı.
Avrupa'daki tetkikatı esnasında yeni fikir ve nazariyelerle karşılaşan İkbal, İslâm felsefesinin Avrupa'nın ilerlemesi karşısındaki durumunu incelemiş, aklî şuur ile vicdanî şuur arasında bir ahenk tesis etmişti. Kendisine müsbet ilim ve İslâmî ilimlerdeki derin vukufu sebebiyle Allâme Muhammed İkbal denildi. Avrupa ilim ve felsefesi ile yakından temas ettikten sonra Mevlâna, Molla Cami gibi büyük mutasavvıfların yolunu tercih etti.
Avrupa'dan avdetinden sonra Hindistan'ın istiklâli için şiddetli bir mücadeleye girişti. Bu vadide yazdığı manzumeler halk arasında derin yankılar uyandırdı. Çocukluk ve gençlik zamanlarında daima Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin Mesnevî'si ile meşgul olup ondan ilham alan Muhammed İkbal, Esrar-ı Hodî ve Rumuz-ı Bîhodî adlı mesnevilerini Mevlâna'yı taklit ederek yazmıştır.
İkbal, devrinin ilim muhitlerince "Asrın Mevlâna'sı" olarak anılmaktadır.
Ali Nihat Tarlan'ın Kaleminden Muhammed İkbal
"İkbal, bazen bir bakışta iki cihanı gören bir varlıktır. Yalnız kapıdan geçmekle evin içinden bahsedebilen insandır. Bu cesurane davasını hakkıyla ispat etmiştir. Ona nazaran, yüzlerce sene süren uzun aşk yolunu bazen bir ah ile aşıp geçmek kabildir. Onun bütün felsefî sistemini içine alan bu âhı tahlil etmek lâzımdır. O zaman derin bir aşkın bu tek heceli mahsulü içinde bir tefekkür kâinatının gizlendiğini görürüz.
O, bu yolun hüviyet ve heyecanını kaybettiği, belki dalâletlere düştüğü, yalnız madde ve aklın baş döndürdüğü bir süratle gemi azıya alıp gittiği bir devirde yetişmişti. Beşeriyeti bu hüsran yolundan çevirmek için imanının bütün kudreti, aşkının bütün heyecanı ile feryat etti. Uçuruma giden insanlığı gönül denen âleme çağırdı. O, bu âlemde insanlığın hakiki manasını görüyordu. Nazarında gönül, prensiplerini insanın iç ve küllî varlığından alan gerçek bilginin akıl ile muvazeneli bir imtizacından vücuda gelen bir âlemdi. Aklı elinden tutup, maddenin artık kaybolduğu mücerret hakikatler, mücerret kanun dünyasına götüren asıl bu gönüldü. Gönül âleminde duygu en keskin bir seziş, bir alev haline gelirdi. Hakikat, bu imtizaçta idi. Lâkin İkbal, buna da kanaat etmiyordu. O tamamen aşk haline gelmek istiyordu. Mayasında akıl izi bulunuşundan mustaripti. Maddenin dört köşesinden, topraktan kurtulmak, bir alev haline gelmek istiyordu. O zaman hayat muammasının kilidini açabilecekti.
Topraktan geç, kendini topraktan yapılmış bir kalıp zannetme
Eğer sineni yararsan oradan mehtap zuhur eder
Eğer Hak hareminin kapısını sana kapadılarsa
Eşiğin taşına başını vur; göreceksin ki la’l madeni zuhur edecektir
O zaman bu kâinatın kabuğunu delip ta kalbine varacaktı. Bu kabuğu delemeden ona bakanlar, gözlerine zulmedenlerdir. Frenk âlemi de bu uyanık gönülden mahrum olarak kâinata bakıyor. 'Gönül dirilerin mezhebi; dağınık, insicamsız bir rüya değildir. Onlar bu topraktan yeni bir cihan vücuda getirirler' diyen İkbal, yarattığı yeni âleme kimsenin nüfuz edemediğinden şikâyetçidir."
Eserleri:
Esrar ve Rumuz
Peyam-ı Meşrık (Şarktan Haber),
Zebur-ı Acem,
Cavid-nâme,
Müsafir,
Pesçi bayed kerd ey Akvam-ı Şark,
Armağan-ı Hicaz
Kulluk Kitabı